...insan önce kendisi yaşamayı öğrenmeli, ondan sonra başkalarını kınamaya kalkışmalıdır!"
( Dostoyevski, Yeraltından Notlar, Sayfa 105, İş Bankası Kültür yayınları)
Dindarların inandıkları ahlak ilkeleri ile sürdürdükleri hayat arasındaki çelişki günümüzün en önemli sorunlarından biridir. Dindarlar, çoğunlukla içerikten, ahlaktan çok görünüşe; forma, şekle indirgenmiş bir İslami anlayışı benimsiyorlar. Oysa bu anlayış, toplumsal düzeyde, son derece sorunlu bir dindarlık algısını beslemektedir. Yaşadığımız süreçte, salt başörtüsü ve sakalın ahlaklı bir Müslüman olmaya yetmediğini gördük. Allah'a karşı samimiyet ve takva ile beslenmedikçe form ve biçim iyi bir dindar olmaya yetmiyor.
Form/ biçim/ görüntü ve şeklin kutsanıp içeriğin, ahlakın, samimiyetin ihmal edildiği dindarlık, çözüm değildi, olamadı da zaten. Böyle bir dindarlığın, içinde yer alan çelişkiler dolayısıyla, kimseyi etkilemesi de mümkün değildi. Yaşadıklarımız ve tanık olduğumuz olaylar dindarlığın büyük bir krizden geçtiğini gösteriyor.
Yaşanan dindarlığın beslediği sorunlu anlayış, toplumda başka arayışlara zemin hazırlamaktadır. Oysa yaşanan sorunlu dindarlığın alternatifi seküler, sol, laik ideolojiler değildir; sorunlu dindarlığın alternatifi Kur'an'ın deyimiyle yeniden iman etme eylemidir.
Dinin siyasal ve toplumsal anlamda istismar edilip araçsallaştırıldığı dönemlerde sorumlu dindarlara düşen görev Kur'an ahlakının tarihteki somut yürüyüşü olan Aziz Peygamberi izlemektir.
Yaşanan dindarlık ne kadar sorunlu olursa olsun, Allah'a inanan bir insan din dışı arayışlara yönelmez. Dindarlar, Kur'an'a uymak ve Peygamberin izinden gitmekle mükelleftir.
Kendisini müslüman olarak tanımlayan insanların gündelik hayatlarında Kur'an ve sünnetin ahlaki ilkelerini kolayca ihmal edilebilir saymaları anlaşılır gibi değildir. Bunun sonucunda birbiriyle tutarsız davranışlar ortaya çıkmaktadır. "Fason/ merdiven altı mal üretiminde Çin ile yarışırız. Avrupalıların ' Dünyada balı iki topluluk üretir: 1- Arılar, 2- Türkler. ' sözü doğrudur. Süte şu katma ikinci tabiatımız haline gelmiş. " ( İlhami Güler, Çağdaş Kötülüğün Metafizik Çanağı, Ankara okulu Yayınları, s: 76)
Öte yandan dini temsil konumunda olanların tutarsız davranışları da önemli sorunlardan biridir. Bu açıdan Nurettin Topçu'nun din adamlarına yönelik eleştirileri önemsenmelidir. Topçu’ya göre din adamlarının en önemli sorunları şunlardır:
" 1- Menfaatperest olmaları ve insanların itibar ettiği, sözünü dinlediği insan olma özelliğini kaybetmeleri.
2- Siyasetle ilişki içine girmeleri
3- İbadetleri mana aleminden soyutlayarak madde dünyasına aktarmaları
4- Taassup içinde olmaları
5- Gösteriş ve riyaya kaçmaları, dini kazanç kapısı olarak görerek ticaret metaı haline getirmeleri
6- Ayrıntılarla uğraşarak gerçek görevlerini unutmuş ve ihmal etmiş olmaları."
( Hüseyin Kahraman, Nurettin Topçu, Doğu'dan Batı'ya Düşüncenin Serüveni, cilt: 10, s: 248-250)
Özellikle ekonomik alandaki tutarsızlıklar son derece önemlidir. Yaşayan dindarlığın en önemli göstergesi toplumdaki ekonomik sömürüye duyarsız kalmaktır. " Bir tümene aldığı malı fakir ve zayıf halka 3 tümene satan esnafı barındıran pazar İslami olamaz. Ülkeye kaçak soktuğu malı, yüksek fiyatla satan, ülkenin ekonomisini alt üst eden ve ülkedeki fakir ve yoksulları düşünmeyen pazar, İslami değildir. İslamileştirilmesi gerek." ( Ayetullah Humeyni, Mustaz'af- Müstekbir, Objektif yayınları, s: 68)
Humeyni, ekonomik duruma vurgu yaparken sorunun uluslararası boyutunu da göz önüne sermektedir. "Haram yemek dendiğinde akıllara hemen köşedeki bakkallar geliyor ve onların eksik tartmalarının kastedildiği düşünülüyor... Büyük bir sermayeyi tutanlar, beytülmali yağmalayanlar, yabancı şirketler adına petrolümüzü tutanlar, yabancı zaruri olmayan lüks malları pahalı satanlar ve bu yolla halkın parasını yabancı şirketlerin cebine akıtanlar aklının ucundan geçmez." ( Ayetullah Humeyni, Mustaz'af- Müstekbir, Objektif yayınları, s: 39)
İlahi adalette zaman aşımı söz konusu değildir. Dindarların çoğu hayatlarını bu gerçekten habersiz yaşamaya devam ediyorlar. Böylece dindarların hayatlarında içinden çıkamadıkları çelişkiler sürüp gidiyor.
Ölümden sonra hangi değerlerden yargılanacak istek o değerler için çaba harcamanın, entelektüel kavga vermenin ve savaşmanın bir anlamı vardır. Bunun dışında edindiğimiz tarihsel kimlikler üzerinden başka tarihsel kimlikleri olan insanlarla savaşmanın hiçbir anlamı yoktur.
İslam'da savaş ancak zalim bir güce karşı yapılır ise meşrudur. Yayılmak, toprak kazanmak, zengin olmak amacıyla yapılan bütün savaşlar İslam açısından sorunludur.
“Ey İnsanlar! Rabbinize karşı samimi olun! (sorumluluklarınızı bilin). Allah’ın yeniden diriltme vaadi gerçekleşecektir. Ne anne-babanın evladına, ne de evladın ana-babasına her hangi bir faydasının olmayacağı o günün gelip çatmasından korkun, tedbirinizi alın! Sakın dünya hayatının sizi aldatmasına fırsat vermeyin ve aldatmayı meslek edinenler, sizi Allah ile aldatmasın!" (Aziz Kur'an, Lokman suresi, 33)
Müslümanların temel değerleri Kur'an ve Sahih sünnetten gelen değerlerdir. Etnik veya kültürel hiçbir değer bu değerlerin önüne geçemez. Bir müslüman için temel ölçüt siyaset, ekonomik ve sosyal eylemlerinin Kur'an'da bulunan değerlere uyumudur.
İslam, modern dünyanın çoğu değerine itiraz etmelidir/ etmektedir. Bu yüzden İslam'ı çağla buluşturmak söylemi sorunlu bir söylemdir. Nihayetinde dünyada İsrail vahşetine ses çıkarmayan, onaylayan, anlayışla karşılayan hakim bir Amerika- İngiliz gibi sömürgeden beslenen güçlerin egemenliği var. Bu bakış ile İslam nasıl uyum sağlayacak? Dünyada hukuk süren sömürge ve hukuksuzluğa ses çıkarmayan bir din, ölü bir dindir. Bu yüzden kim öncülük ederse etsin Gazze direnişi önemlidir.
İslam'a inandıkları halde bu İslam'ın temel ilkelerinin siyaset, hukuk, eğitim, ahlak ve toplumsal yaşama karışmaması gerektiğini düşünenlerin zihni, tevhit inancına sahip olduklarını söyleseler dahi deizmin etkisi altındadır. Çünkü deizm, Tanının varlığına inanmakta ancak onun varlığın işleyişine katılmadığını iddia etmektedir. Kuşku yok ki halkın deist eğilimi, felsefi bir çabanın değil, geleneksel dindarlığın ve Cumhuriyet modernleşmesinin laiklik ve sekülerleşme anlayışının bir yansıması olarak ortaya çıkmaktadır. Öte yandan kandil geceleri başta olmak üzere bir ibadetle günahların silineceği gibi ölçüsüz vaatler, insanları dinin ilkeleri e karşı duyarsızlaştırmaktadır.
Dindarların önemli bir bölümü dine inanmakla birlikte hayatını din yokmuş gibi sürdürüyor. Yoksa yolsuzluğun, hırsızlığın, ahlaksızlığın bu kadar kabul görmesi nasıl açıklanabilir? Öte yandan Türkiye’de talan anlayışına yön veren bir tarihsel hafıza da bulunmaktadır. Üstelik bu hafıza talan ve köşe dönme anlayışını onaylamaktadır. Talan, köşe dönme ekonomik anlayışının toplumsal hafızadaki kökenlerine dönük söylemlerden bazıları şunlardır:
1-Nerde beleş orda yerleş
2- Salla başını, al maaşını
3- Kısa yoldan köşe dönme
4- Parayı bulma
5-Su akarken testiyi doldurma
6- Bul karayı al parayı
7- Şık şık eden nalçadır; işi bitiren akçedir.
8- Varsa pulun herkes kulun, yoksa pulun dardır yolun
9- Bal tutan parmağını yalar.
10- Minareyi çalan kılıfını hazırlar.
Bu yaklaşımın belirlediği anlayışı hukuk ve adalet yönünde değiştirmek gerekmektedir. Çünkü halkın kültürü yüceltilecek bir seviyede değildir. Aşağıdaki alıntı bunu göstermektedir: “Neden ilminde allame sayılan Şuubi Allan, Bağdad'ın Şam kapısında, kitablar sahibi şair Attabi'yi sokakta ekmek yerken görür ve onu :" Yahu, yolda yemekten utanmıyor musun? " diye azarlar. Attabi: " Sen ineklerin olduğu bir yerde, onlar sana bakarken bir şey yemekten çekinir misin? " diye sorar. "Hayır" cevabını alınca, Allan'a :" Biraz sabırlı ol, sana bizim adamların inekliğini göstereceğim. "
Attabi (mescide girip) sohbete başlamıştır.
Anlattığı kıssaları dualarla süsler. Cemaat kendisini rahatsız, edecek derecede çoğalmıştır. Bir fırsatını bulur ve onlara şöyle bir hadis(!) nakleder:" Bize pek çok yoldan rivayet edildiğine göre, Kimin dili burnunun uçuna erişirse o kimse cehenneme gitmeyecektir. "
Bu müjdeyi duyan cemaat, hemen burnundaki marifeti göstermeye kalkmıştır. Anlaşılıyor ki, Peygamberlerinin hedef gösterdiği seviyeyi kaybetmiş Müslüman toplumların emsali günümüze has değildir.
Attabi, cemaat dağıldıktan sonra, az önce kendisine emr-i maruf uygulamış Allan'a şu acı gerçeği göstermiş olmanın hazzını yudumlamaktadır: " Ben sana bu halk inektir demedim mi? "
(el- Hatib el- Bağdadi, el - Cami'li Ahlaki'r - Ravi ve Adabi's -Sami, y. y, Riyad, 1983, h. n. 1507)
Öte yandan bir kimsenin, samimi bir şekilde, inandığı dinin ilkeleri doğrultusunda yaşama ideali ve iradesi son derece meşrudur. Karşı çıkılması gereken dinin başka amaçlarla istismar edilmesidir. Kur'an'daki ilkelerin mücadelesini veren insan dini istismar etmekle suçlanamaz.
Hem Allah'ın adil ve doğru olduğuna inanıp hem de bildirdiği ilkelerin toplumsal hayatta ve siyasette kullanmaya karşı çıkmak açık bir çelişkidir. Dinin temel ahlaki ilkeleri siyaset, ekonomi, insan ilişkilerinde kullanılmayacaksa varlıklarının hiçbir anlamı yoktur.
Laikliğin tezinin aksine din ve dünya işlerini ısrarla karıştırmak gerekir. Dünyada eylemlerimizi yönlendirmeyen din ahirette hiçbir işe yaramayacaktır.
Dindarın dünya ve ahiret dengesini nasıl kuracağının örneği Hz. Peygamberin uygulamalarıdır. Dinin mesajı ile din adına üretilen siyasal projeleri özdeşleştiren ve bu genelleme üzerinden dini kalbe indirgeyen bakış sorunludur.
Bu bakış hiç kuşkusuz dini devlet hayatından tamamen, sivil hayattan da olabildiğince uzaklaştıran, dahası bu amaçla "din vicdan işidir. " sloganına benzer bir slogan üretmenin anlamı yok. İslam’ın neredeyse bütün formel ibadetleri bile toplumsaldır. Din üzerinden üretilen total projelere bakarak dini günlük hayattan çıkarmak şeklindeki bir çözüm zaten sorunun kaynağıdır. Bu tutum dini başka bir kavramsal sistemin içine oturtma çabasıdır. Diğer taraftan dinin yeri kalpse, kalp hayattır.
Sonraları bir darbe girişimine kalkışan FETÖ lideri Fethullah Gülen, cemaati büyütme sürecinde Anadolu coğrafyasında sentezlenen dini anlayıştan oldukça faydalanmıştır. Bu anlayışta koyu Sünnicilik içeren ve bu anlamıyla Şia karşıtlığı, yenilikçi söylemlere tepkisellik, dini söylemi zorlayacak kadar millici, devletçi, Türkçü retorik oldukça baskın bir karakterdedir. Bu sentez değişik toplum kesimlerinde destek görmüş, hatta Anadolu'nun Arap fanatizmi ne karşı hoşgörüyü temel alan yeni bir İslam anlayışı olarak tanımlanmıştır.
En büyük sorunlardan biri de " Müslüman kimliğini öne çıkan insanların (İslamcılık iddiaları olmasa da) birbirini siyaseten boğazladığı bir ortamda, toplumun dinden soğutulup sekülarizme sahte bir kurtuluş simidi gibi sarılmasına yol açmanın vebalini kim alacak? Müslümanların henüz söylenmemiş daha dillendirmeden kekeleşmeleri, sözlerinin bulanıklaşması bu ülkenin ufkunun karartılması demektir. Bu durumu da en iyi değerlendirecek olanlar, küresel aktörler ve müesses nizamın statükocu yapısıdır." ( Akif Emre, Aşil Topuğu, Büyüyenay yayınları, s: 118)
Sürekli reel politiğin arkasına gizlenen/ gizlenmek zorunda kalan/ gizlenmek zorunda bırakılan politik söylem, kendine özgü bir ahlak üretiyor. Bu ahlak destek verilen siyasal liderin aslında böyle düşünmediğini ancak şartlar dolayısıyla böyle davranmak zorunda kaldığını ima ederek sorumluluktan uzaklaştıran bir işlev görüyor. Gerçek nedenin bilinmediği bir siyasal anlayışı eleştirmek de kolay olmuyor. Böylece komplo teorilerine uygun bir ortam doğuyor. Reel politiğin gerçekliği ve bu gerçekliğin arkasına sığınan retorik, siyasetin ahlakını çürüten bir işlev görüyor. " İdeallerimizle başbaşa kaldığımızda toplumdan kopuyoruz. Böyle tarih üstü, toplum üstü birtakım ideallerden bahsediyoruz, fakat topluma da çok fazla indiğimizde, bir popülizme düşme gibi bir problemimiz var. " ( Kadir Canatan, Müzakere 2, Kur'an ve Sünnetin Toplumla Diyalektik İlişkisi, Editörler: Halil Şimşek/ Tuncer Namlı, Fecr yayınları, s: 85)
Müslümanların zihninde devlet sorunlu bir noktada durmaktadır. Bu sorunlu anlayışın tarihsel miras ile bire bir bağlantısı vardır. Oysa “Devletin dini adalettir. İçeride ve dışarıda ' biz ve öteki" ayırımı", iman- küfür üzerinden değil, adalet ve zulüm, üzerinden kurulur. Rahmani siyaset, Rahman olan Allah'ın inanan ve inanmayan kullarına adaletle muamele ettiği gibi muamele eder. Hukuk ile siyaset arasında şöyle bir ayırım yapılabilir Hukuk, rahmaniliğini yeryüzünde tecellisidir. Siyasete gelince, elbette siyaset zorunlu bir faaliyettir. Ancak dikkat edilmediği taktirde şeytanlık ve tağutluğa kolayca kayabilir. Hatta şeytan, bu işi ' Allah' ile aldatarak yapar. ( 31/33, 35/5, 57/14) ( İlhami Güler, Çağdaş Kötülüğün Metafizik Çanağı, Ankara Okulu Yayınları, s95)
Kur'an karşısında insanlar, sahip oldukları anlayış bakımından çok genel anlamda iki kısma ayrılabilir:
1- Kur'an'ı anlamaya çalışan ve ayetleri üzerinde tefekkür edenler.
2- Kur'an'a kendi istediklerini söylemeye çalışanlar.
Birinciler samimi dindarlar iken ikinciler dini kendi menfaatleri, ideolojileri, partileri ve cemaatleri için araçsallaştıranlardır. İnsanın kendi menfaatleri için dini istismar etmesi ve araçsallaştırması kadar vahim bir tutum olamaz. İslam'a samimi bir şekilde hizmet etmek isteyenler ile İslam’ı istismar ederek menfaat temin etmek isteyenleri ayırmak giderek zorlaşmaktadır. Çünkü her iki kesim de aynı terminolojiyi kullanmaktadır.
Kabul etmek gerekir ki toplumumuzda iki farklı dini eğilim vardır:
1- Dini Allah için yaşayan ve dindarların sorunlarını dert edinen ve gidermeye çalışan samimi dindarlar.
2- Dini istismar ederek toplumda, siyasette, bürokraside yer kapmak isteyenler.
İkinci grubun dine verdiği zarar tahmin edilenin çok ötesindedir. Kur’an bizi bu tür bir yaklaşıma karşı uyarmaktadır. Aziz Kur’an’ın "Dikkat edin, şeytan( ğarur=ayartıcı) sizi Allah ile aldatmasın" uyarısı son derece önemli bir uyarıdır. Demek ki, tarih boyunca bazı insanlar bizi Allah ile aldatmışlardır. Allah adını kullanarak Allah'tan uzaklaştırmayı amaçlayanların varlığı gerçekten dehşet vericidir. Buna karşılık, "Müslümanlar olarak bizim ana görevimiz, zihni ve ahlaki basiretimizi sürekli geliştirmektir. Kur'an, tekraren ve bitmez tükenmez bir şekilde olup bitenleri sağlıklı bir aklı feraset ile anlama ve idrak etme geleneğini vurgulamaktadır. " ( Fazla Rahman, İslami Yenilenme, Makaleler III, çev. Adil Çiftçi, Ankara Okulu Yayınları, s: 31)
Müslümanlar mutlaka ezilen, hak gaspına uğrayan, avantajsız insanların yanında saf tutmalıdır. Korkmayın! Emekçileri, ezilenleri ve yoksulları savunmak; sermaye sınıfının karşısında durmakla sosyalist olmazsınız. Hz. Peygamberin kutlu yürüyüşüne yoldaşlık etmiş olursunuz.
Bir toplumda egemen siyasal retorik kendini anlatmaktan çok karşı tarafın hatalarına yönelmiş ise sorun büyüktür. Çünkü başkasının günahları bizi aziz yapmaya yetmez. Sürekli dış nedenlere yapılan atıf, özeleştiriyi engelleyen bir sürece dönüşür. Özeleştiri yamayıp, hataları ile yüzleşmeden bir siyasal söylem, zaman içinde hem inandırıcılığı kaybeder hem de çürümeyi giderek derinleştirir. Kendini yenilemeyen iktidarların sonu budur.
Kuşkusuz toplumsal çürümenin arttığı dönemlerde alim ve aydınlara düşen en önemli görev, peygamberin mirasçıları olduklarını unutmadan, tıpkı peygamberin yaptığı gibi ahlaki bir devrime zemin hazırlamaktadır. Bu derin düşünmeyi gerektirmektedir. "Derin düşünme, bakışı/ görüşü ve duymayı/ dinlemeyi eğitmektir. Bu yapılmadan düşünce gerçekleşmez. " ( İlhami Güler, Hiçlik Çağında İman ve İstikamet Arayışı, Ankara Okulu Yayınları, s:167)
İktibas'ın Haziran 2026 sayısı çıktı
07.06.2026
BİZİM ZAMANIMIZ|KEVSER KIRAN
09.06.2026
Erdemli'de Narkotik Büro'ya operasyon
08.06.2026
Mehmet Yaşar Soyalan ile Derkenar...
05.06.2026
Söylem ve Eylem / Mehmet Taşdöğen
17.05.2026
Koç'un Fıkrası ve Ayrımcılık YUSUF YAVUZYILMAZ 08.06.2026
Dindarların Çelişkileri YUSUF YAVUZYILMAZ 13.06.2026
BOSNA GÜNLÜKLERİ - 5 ÜSTÜN BOL 23.05.2026
oyaladı dost… MUSTAFA AKMEŞE 21.05.2026
Koç'un Fıkrası ve Ayrımcılık YUSUF YAVUZYILMAZ 08.06.2026