Tarih bazen aynı soruyu farklı coğrafyalarda yeniden sorar:
Bir millet, kendisinden çok daha güçlü görünen kuvvetlere karşı koyabilir mi? Kendini başarıyla savunabilir mi yoksa teslim-i silah etmesi mi daha iyidir?
1915’te bu soru Çanakkale’de sorulmuştu. Bugün ise benzer bir soru İran’da, Hürmüz Boğazı çevresinde yeniden soruluyor.
Birinci Dünya Savaşı sırasında Çanakkale Boğazı Osmanlı için sıradan bir su yolu değildi.
İstanbul’a açılan kapıydı. Devletin kalbine giden yoldu.
Bu yüzden İtilaf Devletleri – dönemin iki büyük süper gücü olan İngiltere ve Fransa – bu kapıyı zorlayarak savaşı kısa sürede bitirmeyi hedeflediler.
1915 yılı Mart ayında dünyanın en güçlü donanmalarından biri Çanakkale Boğazı’na girdi. Ama hesap etmedikleri bir şey vardı: Bu boğaz yalnızca denizden geçilebilecek bir su yolu değildi; iki yakasındaki güçlü savunma hatlarıyla adeta bir kaleye dönüştürülmüştü.
Boğazın Anadolu ve Rumeli yakasında kurulan tabyalar, özellikle Hamidiye Tabyaları, savunmanın en önemli unsurlarındandı. Bu tabyalar ağır toplarla donatılmıştı ve boğazdan geçmeye çalışan zırhlı gemileri doğrudan hedef alabilecek konumdaydı. Sahil bataryalarının ateşi ve boğaza döşenen mayın hatları, dünyanın en güçlü donanmalarından birini durdurmaya yetti.
18 Mart 1915’te gerçekleşen büyük deniz saldırısı sırasında İtilaf donanması ağır kayıplar verdi. Fransız zırhlısı Bouvet mayına çarparak birkaç dakika içinde sulara gömüldü. İngiliz savaş gemileri HMS Irresistible ve HMS Ocean ise mayınlara ve sahil topçusunun ateşine hedef olarak battı. Birçok gemi de ağır hasar alarak geri çekilmek zorunda kaldı.
Bu kayıplar, İtilaf Devletleri’ne önemli bir gerçeği gösterdi: Çanakkale yalnızca donanmayla geçilemezdi. O yüzden kara harekatı başlatıldı.
Ama Çanakkale’yi gerçekten “geçilmez” yapan şey yalnızca toplar ve mayınlar değildi.
Osmanlı İmparatorluğu’nun dört bir yanından gelen gençler Çanakkale’ye gönderilmişti. Anadolu’dan, Balkanlardan ve imparatorluğun farklı vilayetlerinden gelen binlerce gencecik insan, çoğu zaman geri dönemeyeceğini bilerek o cephede savaştı.
Çanakkale Savaşı’nın bedeli son derece ağır oldu. Osmanlı ordusu bu cephede yaklaşık 250 bine yakın şehit verdi. Birçok lise ve üniversite öğrencisinin gönüllü olarak cepheye gitmesi nedeniyle bazı okullar yıllarca mezun veremedi. Bir nesil adeta Çanakkale’de toprağa düştü.
Bu yüzden Çanakkale’yi savunan şey yalnızca tabyalar değildi.
Onu savunan şey, ölümü göze alan bu iradeydi.
Çanakkale yalnızca bir askeri başarı değildir.
Bir milletin var olma kararlılığının sembolüdür.
Üstelik bu cephede Osmanlı’nın karşısında yalnızca birkaç ülke değil, adeta dünyanın dört bir yanından toplanmış bir ordu vardı. İngiliz İmparatorluğu’nun sömürgelerinden getirilen askerler, Avustralya’dan Kanada’ya, Hindistan’dan Afrika’ya kadar farklı coğrafyalardan Çanakkale’ye gönderilmişti. Bu güçlü irade milli şairimiz Mehmet Akif’e şu satırları yazdırmıştır:
Eski Dünyâ, Yeni Dünyâ, bütün akvâm-ı beşer,
Kaynıyor kum gibi, tûfan gibi, mahşer mahşer.
Yedi iklîm-i cihânın duruyor karşına da,
OstÂrâliâ’yla berâber bakıyorsun: Kanada!
Çehreler başka, lisânlar, deriler rengârenk;
Sâde bir hâdise var ortada: Vahşetler denk.
Kimi Hindû, kimi yamyam, kimi bilmem ne belâ…
Hâni tâ’ûna da züldür bu rezîl istilâ!
Bugün Ortadoğu’da benzer bir stratejik eşik Hürmüz Boğazı’dır.
Basra Körfezi’ni Umman Denizi’ne bağlayan bu dar geçit, ABD-İsrail’in İran’a başlattığı saldırılara karşı İran’ın savunma stratejisinin merkezinde yer alır. İran coğrafyası açısından
Hürmüz, tıpkı Osmanlı için Çanakkale’nin oynadığı rolü oynar.
Çanakkale savaşında Hamidiye tabyaları nasıl boğazı İngiliz ve Fransızlara dar ettiyse, İranlılar da Hürmüz boğazına yerleştirdikleri savunma sistemleri ve dronlarla hürmüz boğazından geçmeye çalışan düşman ülke bandralı gemilerin bazılarına ateş etmekle boğazı ticari gemiler için tehlikeli hale getirebilmişlerdir.
Saldırıyı başlatan Donald Trump savaşın “mükemmel” gittiğini anlatmaya devam ediyor. İran donanmasına ait onlarca gemiyi batırdıklarından söz ediyor, hatta bazı Amerikan askerlerinin bunu “eğlenceli” bulduğunu bile söylüyor. Hürmüz Boğazı’nı açma emrini verdiğini de ilan ediyor. Washington’dan bakıldığında mesele oldukça basit görünüyor: Emir verilir, donanma gider ve boğaz açılır.
Ancak askeri tarih bilenler – özellikle de Çanakkale savaşını biraz olsun incelemiş olanlar – dar boğazların böbürlenme ile açılmadığını bilir. Çünkü boğazlar haritada ince bir çizgi gibi görünse de, savaşta çoğu zaman dev donanmaların mezarına dönüşebilir.
Hürmüz’e girecek bir donanma, İran kıyılarından fırlatılabilecek gemisavar füzelerinin, sürü halinde saldırabilecek insansız hava araçlarının ve denizin altına döşenmiş mayınların hedefi olmayı göze almak zorundadır. Açık okyanusta devasa güce sahip olan savaş gemileri, dar ve kontrol edilen bir boğazda bir anda büyük ve şişman hedeflere dönüşebilir.
Bu nedenle Washington’dan verilen gürültülü talimatlara rağmen Hürmüz Boğazı fiilen kapalı kalabilmektedir. Çünkü bu boğazı zorla açmaya çalışmak yalnızca bir emir meselesi değildir; aynı zamanda bazı Amerikan savaş gemilerinin geri dönememe ihtimalini de peşinen kabul etmek demektir.
Tarih bu konuda oldukça öğreticidir. 1915’te dünyanın en güçlü donanmalarından biri Çanakkale Boğazı’na girdiğinde de benzer bir özgüven vardı. Ancak kısa sürede batırılan gemiler ve ağır kayıplar, dar boğazların emperyal güçlerin hesaplarını bile altüst edebileceğini göstermişti.
Çanakkale onlardan biriydi.
Bugün Hürmüz de onlardan biri olabilir.
Çünkü savaşların sonucunu yalnızca askeri teknoloji ya da ekonomik güç belirlemez.
Bazen belirleyici olan, toplumların acıya dayanma kapasitesidir.
Bugün İran söz konusu olduğunda da benzer bir durum söz konusu olabilir.
ABD ve İsrail’i bu saldırıya iten şöyle bir varsayımları vardı: İran’ın iç siyasi sorunları ve ekonomik sıkıntıları nedeniyle hızlı ve büyük bir saldırının, özellikle de liderleri olan Ali Hameney’in öldürülmesinin İran’da yönetimin hızla çökertileceği. Fakat bu varsayım tutmadı.
İran toplumunun iç siyasi gerilimleri ve ekonomik sorunları olduğu açık. Ancak dış tehdit algısı birçok ülkede olduğu gibi İran’da da toplumun dayanma gücünü artıran bir faktör haline gelir. Nasıl Çanakkale’de Osmanlı toplumu tek vücut Çanakkale’yi savundu ise, İran’da aynı iradeyi gösterebilir.
Bu yüzden ABD-İsrail nobranlığının en büyük zayıflığı, İran toplumunun kriz anındaki dayanma kapasitesini küçümsemeleridir.
Çanakkale bize önemli bir ders bırakmıştır:
Dar boğazlar bazen büyük savaşların kaderini belirler.
Ama bu kaderi belirleyen şey yalnızca coğrafya değildir.
Boğazı savunan toplumun iradesi, acıya katlanma gücü ve mücadele azmi de en az coğrafya kadar belirleyicidir.
1915’te Çanakkale’de bu irade vardı.
Bugün Hürmüz’de yaşanan gerilimin sonucunu da muhtemelen aynı soru belirleyecek:
Bir toplum, kendisini savunmak için ne kadar bedel ödemeye hazır?
Akif’e yukarıda bahsettiğim satırları yazdıran Çanakkale savaşı olduysa, Hürmüz boğazındaki savaş, ebebiyatı ile meşhur İran halkına bakalım ne satırlar yazdıracak!
İran heyetinden dünyaya mesaj!
11.04.2026
Siyonist Katz Erdoğan'ı hedef gösterdi
12.04.2026
İSRAİL SONA YAKLAŞIYOR - Mehmet Taşdöğen
19.03.2026
Tom Barrack'tan Epstein itirafı
19.03.2026
Eleştiri ve Ahlak YUSUF YAVUZYILMAZ 11.04.2026
Mezhebin Kadar Savaş! DERVİŞ ARGUN 13.04.2026
Rachel Corrie'nin Yolunda Yürümek-II KADİR ÇİÇEK 04.04.2026
Rachel Corrie'nin Yolunda Yürümek-III KADİR ÇİÇEK 10.04.2026
Arada Kalan Hamas ve Direnen İran DERVİŞ ARGUN 06.04.2026